Şimdi mesela bir insanın diğerleriyle birlikte yaşıyor olduğu hissini kabullenmelim. Bu bir gerçeklik değildir. Ya herkeste var, ya sadece sende, ya da sadece bende. Tamamiyle hislerden oluşan bir düzenin parçasıyız. Ve benim bunu sorguluyor olmam bana mutluluk veriyor.
Çevreme baktığımda benden başka milyarlarca insanın olduğunu, onların da aslında benim gibi olduğunun farkına varmak insana kısa yoldan sorgulamayı ve farkındalığı öğretiyor. Aslında, en azından kendim için, onlarla berbaber olduğum için kendimi mutlu hissediyorum.
Aslında devamı olacaktı. Okan başlıyormuş. Akıncan’a ayıp olmasın.
İrade sevgili dostlarım. Bu dünyada mutlu olmak için gereken şeyler, en azından benim için:
- Çok güçlü bir psikolojik irade
- Düşünebilmek için kafa
Sadece iradem yok dostlarım. Otu boku kafaya takma hastalığını bilir misiniz? Sikeyim onu.
“”Renklerimiz var bizim, renkler bizler değiliz.”
Yukarıdaki sözü biraz önce sıktım. Yanına Yılmaz Özdil yazıcaktım yazmadım. Garip.”
Evet yukarıdaki paragraf gibi. İnsanın kendisiyle çelişmesi, bu çelişmeyi yaratan garip duygu. Bu duygular bizim renklerimiz.
Burada güzel olan renklerden değil, hayatta ebemizi ağlatan sikimtrak renklerimizden bahsedeceğim.
Maddelere ayırmak değil amacım. Herkesin yaşadığı psikolojik şeyler farklı, en azından kendiminkilerden bahsedebilirim.
Boğaza düğümlenen o saçma salak şey. Ağlama belirtisi gibi duran, adrenalin nedeniyle oluşan garip şey. Bu kadar klişe bir his olamazsın sen. Bence bu kesinlikle biyolojik bir şey değil sadece ve sadece kafada biten bir olay. İradeyle doğru orantılı arkadaşım, ne kadar sağlam o kadar az düğüm.
Bir de insanın içinde oluşan sıkıntı vardır. Nedensiz yere gelir sanki kıyamet alametiymiş gibi oturur bağrının ortasına. Git be güzel kardeşim, gelme mümkünse. Paranoyak haller sebebisin.
Gariptir ki sürekli aynı şeyi düşünmek iç karartıcı bir şey olsa gerekir. Evet bende oluyor. Aynı şeyleri düşünmek, üzerinde defalarca. Demek istediğim rahatsızlık verici özel durumlar.
“Daha fazla yazmak istemiyorum, bu yazıyı editleyeceğim.”
Beyler anlamak anlaşılmak zor olay, yargılamak ise kolay. Bunları okuduktan sonra bana ergen diyenler gibi. Paranoyak olmak ise bedava.
Bana “düşünmek” denince nefes almak gibi olağan bir fiil gelmez aklıma. Ama nefes almak gibi zorunlu olduğunu bilirim. Herkes düşünür, herkes düşünebilir. Ama anlatmak istediğim düşünmek üzerine kafa yormak. Herkesin yapması gereken ama yapmadığı, belki de bu zamanda yapamadığı şey.
Gözlemlemek. Çoğu insan görür, çoğu insan duyar. Ama çoğu insan dikkat etmez. Gözlemlek de işte aynen düşünmek gibidir. İkisi arasında kısır bir döngü olduğundan eminim. Bu kısır döngüyü devam ettirebilen, yapabilen insan ne yüce insandır!
Çevresinde olup bitenlerden bihaber insanlara şaşırmıyorum, şaşıramıyorum. Bende de olduğundan mı, yoksa zamanın gerekliliğinden mi bilemiyorum. Durup üzerinde “düşünen”, gözlemlerini bana aktaran insan hiç olmadı hayatımda.
“Ben şunu farkettim Ozan, sence de öyle değil mi?”
Düşünmek elbette konu üzerinde takılmak, takıntılı olma hastalığı değil. Her şeyi eleyip, kılı kırk yarmak değil anlatmak istediğim. Sadece olanları sorgulamak, yargılamadan sadece sorgulamak ve anlamak.
İnsanımızın sorunu budur belki de. Gözlemlemek ve düşünmek, bunu yanında güçlü bir iradeyle empati kurmak.
Empati kurmak arkadaşım, hayatında kendini Bill Gates, Hilal Cebeci, Tarkan yerine koyma da küçük ve senin acıyıp ezdiğin, aşşağıladığın çingene çocuğu ol.
“Hayır yapmıyorum ben öyle bir şey, ne saçmalıyorsun!”
Deme. Bunu deme arkadaşım. Bunu diyerek kendine çıkış yolu yaratma, kaçma. Bu ne bir suç, ne de bir eksiklik. İnsanın doğasında olan bir şey. Ne yazık ki doğamızda empati yok.
Aşşağılamak, ezmek ya da acımak bir empati midir? Böyle bir bakış açısından bakarsak ne görürüz. Evet herkesin fikri ayrı elbet. Ama bence empatidir. Ama “doğru” kurulmuş bir empati değildir.
Şimdi okuduğun son iki paragrafı tekrar oku.
Aşşağılamak, ezmek ve acımak doğamızda olan şeyler ve ben bu eylemler için empati dedim. Ama doğamızda empati yok dedim. Peki doğamızda aşşağılamak var mı? Bunun cevabını bulamadım işte.
Edit: Fotoğraf eklemek için gözlemlemek yazdım ve iğrenç bir cinayet haberi çıktı. Nefret ediyorum. Sikerim fotoğrafını.
Otostopçunun galaksi rehberi. Douglas Adams’ın muhteşem eseri. 9 serilik bir serüven. Her ne kadar hepsini okumasam da ilk kitabının başında her şeyin, varoluşun, dünyanın cevabını bulan kız öldürülüyor. Kimselere söylemeden. Dünyaya farklı biçimLERde yeniden gönderildiğini düşün, gelip sana cevabı söylese?
Evet, birisi, birileri, bir şeyler gelip sana her şeyin cevabını söylese?
Ya da en baştan alalım. Böyle bir cevap olduğunu varsayalım?
Şahsi görüşüm bir şeylerin cevabı var, kesinlikle var. Bunu varsayarak yazıyorum.
İncelemek ve gözlemlemek. Sanırım en önemlisi de üzerinde düşünmek. Üzerinde üşenmeden düşünmek.
Dışarıya çıktığında onca ağaç, insanlar, onlarla konuşmaların, gülüşmelerin… Bunların hepsinin nedenini sormak sıkıcıdır elbet. Ama durup düşünmek lazım arkadaş, bir şeylere bakıp anlamak lazım, anlamaya çalışmak lazım.
Bu hayatta diğerlerini önemsemeden, bön bön, troll gibi yaşarsan hakkın şamardır. Afillisinden. Konu dağıldı.
Evet işte evet yakaladın. Şimdi film şeridi geçsin, her şeyi düşün. Hayatındaki önemli, önemsiz olayları ya da gördüğün nesneleri. Hepsinden aldığın ayrı ayrı hazları tüm dünyayı göz önüne alarak düşün. Sana bu hissi ne anlatabilirim ne de yol sunabilirim. Hepsi çaba azizim, Kırlı’nın çabaları.
Ben alıyorum. Ve biliyorum bir gün bulunacak her şey. Bu tatların hepsinin cevabı verilecek. O kızın hakkı yenmeyecek arkadaş. Ama şimdilik ne yazık ki o kız ben değilim.
Bilgisayar, Douglas Adams 42 demişti.
Muhalefetim. Bu aralar ya da her zaman vardı bende. Muhalefetim arkadaş işte, doğruya doğru derim ama şu dünyada kendimce düzeltmek istediğim çok şey var. Yanlış olduğunu biliyorum, engellemeye çalışıyorum. Ama muhalefet olma konusunda haklıyım, muhalefetim.
İnsanların her şeyden anlıyor gibi görünmesine muhalefetim.
İnsanların diğer insanlarını, “soydaşlarını” aşağılamasına karşıyım.
İçimde direnç bulunmamasına karşıyım.
İnsanların zekice ilişki yönlendirmelerine muhalefetim.
İnsanların Camel dinlememelerine muhalefetim.
İnsanların anlattıklarımı duymamasına, kafalarına göre paranoyakça hareket etmelerine karşıyım.
Diğerlerini yargılayan insanlara muhalefetim. Bu görüşe, düşünce biçimine muhalefetim.
Rahatça insanları sınıflandıranlara muhalefetim.
“Engellere” muhalefetim arkadaşım. Engellemelere muhalefetim.
Kızların ilişki konusunda saçma davranışlarına muhalefetim.
Ben kendime de muhalefetim. Bu barışık olmadığımı göstermez, aksine kanıtlar. Kendimi mi avutuyorum bilmiyorum. Yanlışlarımı görüp kendimden bazen nefret edebilmem, evet.
Çok şeye muhalefetim arkadaşım. Özentilere muhalefetim. Beni değil, diğerlerini anlamaya çaba göstermeyen insan grubuna muhalefetim.
Her şeyi öldüren, kendisini ise yerle bir eden insan müsvektelerine muhalefetim.
Aslında bunların hepsi kendimde olanlar. Hepsi evet, az da olsa. Mükemmel insan profili olamam. Ama yok edip aza indirmeliyim. Duyguları da düşünelim. İroniyi farkedelim. Duyguları düşünmek. Hayır duygularını düşünme. Duy.
Şu anda kafamda oluşturulmuş belirli bir düşünce olmadan yazıyorum bu yazıyı. Aklıma ne gelirse aynısını klavyeden buraya dökeceğim. Şu anda Camel’dan Air Born dinliyorum.
Aklımda bir şey yok dedim ama başlığı attım. Evet saçma oldu biraz. Bu arada söyleyeyim bu yazım saçma sapan olacak.
Her neyse konuya hakim olarak yazıyorum:
İnsanların yaşadıkları ve bunlara verdikleri tepkiler, tüm sevgiler, aşklar, sinirler, kız kesmeler… evet bunların hepsi psikolojik. Yaşamın getirdiklerine bakıp farklı yönden düşünme yetimizi geliştiremedik. İnsanoğlunun en büyük noksanı bu bence. Kesinlikle budur. Dayatılan bakış açıları yüzünden tipik bir yer olarak gördüğümüz bu yerküre sadece bizim kısıtlı bakış açımızdan ibaret.
Bizim taptığımız ya da hayran olduğumuz insanlar bu farklı frekansı yakalamış olanlardır. Bir şeyleri bizden farklı yapanlardır. “Az” kesim bir şeyleri farklı yapmak ister, şartlar elvermez.
Dünyada yaşayan 6 milyar insanı düşünün, düşünün hepsini. En basitinden bakalım:
- İnsanlar doğar, ona anneleri babaları bakmak zorundadır. Şimdi bu maddeyi aklınızda tutun
- Doğan bu çocuk ilk kelimesini söyler. Herhangi seksi bir akraba ismi…
- Futbol oynamak zorundadır. çünkü diğer bütün çocuklar futbol oynarlar. Dünyada en çok rağbet gören spordur futbol.
- Büyür, çok iyi bir eğitim almak zorundadır. Sağlıklı yaşamak zorundadır. 18 yaşından önce araba kullanmamalıdır. Doktor olmalıdır. İşinde iyi olmalıdır.
- Üniversiteye gittikten sonra iyi bir iş bulmalıdır. Mutlu olması önemli değildir, sadece parası iyi bir iş bulmak…
-Ve evlenir, çocuk doğurur. Şimdi en baştaki maddeyi düşünün. Bu bölümden sonraki yaşlılık ve sürekli çalışma durumu… Her şey ama her şey bize dayatılmış atalarımızın yaşam biçimi. Belki de farklı bir şey olması düşünülemez. Ben yanlışımdır. Belki de insanın kaç milyar yıllık tarihi içindeki iç güdüsel dürtüleri buna elverişlidir.
Ama ben farklı yazmak istiyorum. Buna inansam da inanmasam da her ne olursa olsun sadece farklı bir bakış açısıyla yazmak istiyorum bunları. Çünkü yazımın amacı bu.
Bu yazı belki sonra düzeltilecek, belki de hiç. Anlatmak istediğimi gören biri dönsün bana.
Camel’dan Rajaz dinliyorum. Sonra belki Dream Theater, belki Pink Floyd’dan Careful With Tha……
Çalışmanın verdiği haz başkaymış, parasını alınca anladım.
İlk alınan para genellikle panoya asılır ya da ne bileyim çerçevelettirilir. Ama ben öyle yapmayacağım. Çatır çatır harcayacağım. Bence asıl zevk böyle çıkartılır.
Saklayıp bakmak nedir arkadaşım?
“Evet Remzi bu benim ilk param…”
“Ha?”
İnsanlara pek de çekici gelmese gerek. Şayet ben birisinin kazandığı ilk parasını gördüğümde içimden
“Yahu bu nasıl anıdır arkadaş, harca gitsin!” demişimdir. Dedim.
Ha evet aslında başka bir yandan bakınca hak verirsin. Anılar hoştur, güzeldir.
-Herkesin anısı kendine.